Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şubat, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

KISACA...

KISACA...

BEZ BEBEĞİM KÜSTÜ MÜ?

Uzun cümleler kuramayacak kadar yorgunum…  Şırıl şırıl bir dere sesi olsun, havada portakal çiçeği kokusu ve ağaçlar yeşil dallı… Bir de çocukluğum…
Bez bebeğimin ipten saçları var, gözleri düğmeden. İçi pamukla dolu. Benimle konuşmuyor. Küstü mü?
Annem mutfakta kahvaltı hazırlıyor. Ekmek dilimleri üzerine kaymak yine… Her sabah, her sabah… Türkü söylüyor, öyle neşeli ki… Sesi güzeldir annemin. ‘’Dostum dostum, gelsene yarim’’diyor.  Evimizde huzur, soframızda bereket bir de annemin gölgesi … Yeter bize.
Bahçemizde maydanoz, soğan yetiştiriyoruz. Sarmaşık gülleri, fesleğen, küçük limon ağacı… Akşamüzeri sulanıyor hepsi. Mis gibi toprak kokusuyla etrafa yayılıyor mutluluk.
Hava kararıyor sonra yavaştan. Yemek kokuları sarıyor bu defa yuvamızı. Yer sofrasında ve küçücük evimizde birbirimizin gözlerine bakabilecek kadar yakınız.
Kışın sobada odun çıtırtıları, üstünde kestane ve mutlaka çaydanlık…  Olmalı.
Sonra dağıldılar birer birer… Bez bebeğim, kaymaklı ekmeğim, ‘’Dostum, dostum’’ türküs…

BIRAK BENDE KALSIN GİDİŞİN

Masum bir çocuğum bu gece yine. Hani o gece… İniltin çığlık kulaklarımda hala. Uyanmasam olmaz mı? Gözlerimi açmasam …
Saçlarında bir el var, gecenin eli gibi kara derisi. Sürüyor mabedimi yerlerde. O sıcacık, yumuşacık sığınağım tekmelenirken ölesiye, günahsızlığım can veriyor.
Ağzının kenarında kan var, canımın içi. Damla damla sızıyor ömrüme. Damla damla kızıla boyanıyor masumiyetim. O gece… Çocukluğumun mezarında Fatiha okunuyor.

O gece sen dövülürken… O gece ben ölürken…  Bir yerlerde, mutlu çocuklar uykudaydı.

SU YEŞİLİ GÖZLERİNDEN ÖPÜYORUM

Kar yağıyor bugün. Aylardan Şubat. Üşüyorum. Sonra, seni hatırlıyorum. Bir kış günüydü, çok kar yağmıştı bugün gibi. Okullar son anda tatil edilmişti. Hani dolap kapağından kaydırak yapmıştık… Çılgınlar gibi bağırarak bırakmıştık kendimizi o tepecikten. Çocuklar gibiydik. Senin gözlerin su yeşili. Pırıl pırıl ve nemli… Sonra düşe kalka kantine gidişimiz… Bulaşık suyu gibi çay için sıraya girişimiz… O çayın tadını hiç unutmadım biliyor musun? Ranzanın üst katında ben yatardım, altta sen. Şarkılar söylerdik. Hatta dans ederdik çok coştuğumuzda. Bir gün yüzümüzü boyamıştık. Sen cadı olmuştun, ben masum kız. Deterjan reklamı bile çekmiştik, çamaşır yıkarken. Isıtıcıyı yakalattığımız anı hatırlıyor musun? Dolabında, çamaşırlarının arasında, eliyle koymuş gibi bulmuştu görevli kadın. Bizimle aynı ruhu paylaşan arkadaşlarımızla sohbetlerimiz,  mum ışığında dertleşmelerimiz… Ev yemeği hasretinden yaptığımız kısırlar… Benim yüzümden çayı sevmek zorunda kalışınız… Ne güzeldik. Sen hep muzip bir ç…

AŞK, SU YEŞİLİ

Aksi düştü yüzünün, boğulduğum denize. Koynunda sen ve ben, denizin… Gözlerin su yeşili… Derin… Ve gözlerin ıssız, kuytu… Pusuda bir avcı gibi…  Usul usul… Dokunmadan öldür beni.

SIRDAŞIM OLUR MUSUN?

Sırdaşım olur musun? Yüreğimi açacak kadar güvenebilir miyim? Bunu sana sormam ne saçma… O ayrıldığımız ilk an… Beni bir başıma bıraktığın… İnsanın kalbi esnek bir kafesteymiş, anladım. Öyle bir sıkışırmış ki, nefes bile alınamayabilirmiş acıdan. Korktuğum yalnızlık mıydı, sensizlik mi… ? Hayatımda kapladığın yer kadarsa değerin, üzgünüm... Bıraktığın boşluk kolay dolacak kadar küçük. Bazen düşünüyorum da, o an dayanmaktan vazgeçseydim, kimsesiz hissetmenin acısına ve koşsaydım arkandan. Karşında ağlayabilseydim. Bırakma beni, dönelim evimize deseydim.  Ve sen‘’ olur’’ deseydin… Ben büyüyemezdim, bu net. Peki sen… ? Biraz çocuk olabilir miydin? Sarı, turuncu yapraklar, cıvıl cıvıl gençlik ve hüzünler, aşklar; Kızılay, Sakarya Caddesi, Bahçeli 7.cadde, Yüksel caddesi, Olgunlar ve Beytepe… Benden yeni ben çıkaran yıllarımın sevgili tanıkları… El bebek gül bebek olmasa da, sevgiyle büyüttüler beni. Kırıldım, yaralandım, hayat bu… Öğrendim. O gün, arkandan el sallarken, koca dünyada bi…

BİTMEYEN YOLCULUK

Ah! Ruhumda salınan zarif kadın…                 İncecik beline sarılı ebemkuşağı…
Sürü eteklerini, saçlarını sal. Ömür dediğim yola düşür gölgeni.
Mevsimsiz bir aydı. Eylül… Şehirsiz bir hastanede, Yataksız bir hasta… Ve rotası olmayan yolculukta bir çocuk… Kavuşacaklardı.
Kahrın kıyısında o ince kadın, Uzattı elini boşluğa. Kimse tutmadı. Çocuk yoktu.
Beyaz duvarlarında hastanenin Siyah bir gölge dolaşıyordu. ‘’Ölüm mu?’’ dedi kadın Korktu. Ama vakur, Sustu.
Ve susmaktan yoruldu. Ve kırılmaktan, Hırpalanmaktan, Beklemekten, Güzel günleri… Usulca gitti.
Çocuk anladı, Kadının gittiğini. O Mevsimsiz Eylül’de,
O şehirsiz hastaneye yolculuğu Hiç bitmedi.